İnsan en çok kendi içinden yükselen sesten ürker.
Çünkü o ses, karanlıkta kalmasını istediğimiz her şeyi aydınlatır.
Oysa özgürlük, tam da orada başlar:
Kendi içimize ilk kez gerçekten baktığımız anda.
Sustuğumuzda değil; içimiz konuşmaya başladığında.
Hayat tek renkli bir resim değildir.
Onun bir paleti vardır: kırgınlığın derin mavisi, umudun titrek sarısı, öfkenin yakıcı kırmızısı, dinginliğin suskun yeşili…
Her biri içimizden geçer, her biri bizi biz yapar.
Biz bu renkleri yok saydıkça eksiliriz.
Onları kabul ettikçe çoğalır, bütünleniriz.
Özgürlük belki de tek bir renkte ısrar etmemek, bütün tonlarımıza yer açabilmektir.
Doğa bunu çoktan bilir.
Bir çiçek yalnızca pembe değildir; içinde güneşin ateşi vardır, toprağın sabrı vardır, gecenin serinliği vardır.
Güzelliği, tekliğinde değil, taşıdığı çoklukta gizlidir.
Belki de özgürlük, kendimizi boyamaktan vazgeçmektir.
Olmadığımız renklere bürünmeden, olduğumuz gibi kalabilmek…
Kırık yerlerimizle, eksiklerimizle, sesimizle ve sessizliğimizle.
Bu satırlar bir kapı aralığı olsun.
İçeri giren, kendiyle karşılaşsın.
Ve belki, orada biraz daha özgür olsun.
Yazar
Her yazıda dünyayı biraz daha anlamaya çalışan bir kelime yolcusu.